idgsa seksenliler
13 Mart 2010, Cumartesi

idgsa seksenliler

 Anasayfa arrow Haberler, Duyurular arrow Nursel Onat'la emekliliği ,50 yıl öncenin Akademisi üzerine
Ana Menü
Anasayfa
Haberler, Duyurular
İletişim
Üye Girişi
Çevrimiçi Üyeler
3 konuk
Sayaç
393016 Ziyaret
Advertisement
Nursel Onat'la emekliliği ,50 yıl öncenin Akademisi üzerine Yazdır E-Posta
Yazar Egem Uzer   
06 Kasım 2009, Cuma

Dergimiz 32. sayı Mimarlık Bina Bilgisi Kürsüsünden emekli olan hocamız Nursel Onat söyleşisi yapıldığı gun eşi Muammer Onat hayatta idi ve artık emekliyim eşime daha çok zaman ayıracağım demişti... Uzerinden 20 gun geçmemişti ki Muammer Onat hocamızın vefatını üzüntü ile öğrendik. Ruhu şad olsun.Hepimizin başı sağ olsun. 

 Image

Eğitime Yön Verenlerde Son Kuşak: Nursel Onat

Geçen ay emekli olan Mimar Sinan  Güzel Sanatlar Üniversitesi, Mimarlık Fakültesinin kalbi olan Bina Bilgisi Kürsüsünün sevgili hocalarından Nursel Onat'la okuldaki odasında görüştük. Arkadaşımız Gülşen Gülmez, Oğuz Özer ve diğer yardımcı öğretim kadrosu ile bir yuvada olduğunuzu hissettiğiniz bir oda. 28. sayımızda yer verdiğimiz, Mimarlık Eğitimine Yön Verenler yazısında  Muammer Onat'a ait tüm kitaplar ve yayınlar burada önemli bir kütüphane haline gelmiş. 49 -50 yıldır bu okuldan ayrılmamışlardan biri daha Nursel Onat. Sanatta kilometre taşlarımızı incelerken şu anda ulaşamadığımız pekçok hocamızı da sizlerin anılarında bir araya getirerek büyük bir tablonun eksiklerini de tamamlamaya çalışıyoruz .Uzun soluklu bir maraton bu, çünkü haftanın her günü değerli bir Akademili ile görüşsek bile  tamamlamamız olanaksız gibi görünüyor, ama başlamak bitirmeye giden yollardan biridir diyoruz.

Başta eşiniz, meslektaşınız, hocamız Muammer Onat ve 1960'lar Akademi'sinin mimarlık bölümünü anlatır mısınız?
Bu odada gördüğünüz tüm yayınlar O'nun bürosundan gelmiştir. Meraklı ve hayran olduğu hocaları için oldukça çok anılar biriktirmiştir. Sizin gibi olmasa da Muammer'in de hocaları hakkında klasörler dolusu çalışmaları, notları vardır. Büyük bir arşivdir bu. Sedat Hakkı Eldem, Mehmet Ali Handan için ve kendi hocası Halit Femir'e ayrılmış klasörler dolusu notlar var. Halit Femir  adını az duysanız da son derece önemli bir mimardır. Eşimin çok sevdiği hocalarındandı.  Bursa'daki Kükürtlü ailesinin damadı idi.  Bursa'da   yaptırmakta olduğu evin kontrolü için gidip gelirken  Yalova otoyolunda kazada vefat etti. Feridun (Akozan) Hoca'nın da ortağı idi. Muammer (Onat) ondan çok etkilenmişti, Cumhuriyet döneminin o en önemli yıllarındaki önemli mimarları arasındadırlar. Tam dönüm noktası olan bir dönemde, Türk modern mimarisinin köşe sayarak bina çizdikleri dönemlerdi. Asım (Mutlu) Hocanın öyle,  Ahsen  Hocanın (Yapanar) öyle…Biraz  daha sert, daha kararlı, birazda eski mimari örnekle geleneksellik yanında modern sayılabilecek bir mimardı. Halit Femir'den çok etkilenmiştir. 1956'larda Asistanlığını yaptığı Arif Hikmet Holtay ile ilgili anekdotları vardır. 'Hocanın Hocalığı Neydi' diye notlar tutmuştur. Bu Kurum aşırı tevazu gösteren kişilerden oluşmaktadır, Muammer de onlardan birisidir. O kıymetli notları bastıramadı. Bizler bunu planlıyoruz umarım yapabiliriz. Bu alçakgönüllülük böylesine zararlara da neden oluyor, çünkü ortalıkta yarınız değil çeyreğiniz olamayacak kişiler kendilerini satıyorlar, nerelerde, neler yapıyorlar. Bundan Kurum da zarar görüyor.

1965'te mezun oldunuz sanırım. Akademi'ye geliş serüveniniz?

1960'da girdim, 1965'te mezundum. Akademi'ye girişim ilginçtir. Bursa Kız Lisesi mezunuyum, çalışkan bir öğrenciydim. İyi bir derece ile mezun oldum.  Beni hep İTÜ'ye yönlendirmek istediler. Akademi'den mezun bir resim hocam, Remziye Hanım vardı. Çok hoş bir hanımdı ve 'muhakkak Akademi'ye gitmelisin' derdi. Müzik hocam ise konservatuvarı tavsiye ederdi. Matematiğimde iyiydi. Annem Bursa'lı ve okuma aşığı bir hanımdı. İTÜ'den çok Akademi'ye itti beni. Şimdi düşünüyorum da, o beni Akademi'nin Mimarlı-ğına yönlendirdi. Bundan dolayı, ne kadar şanslı olduğumu hep düşünmüşümdür. Çok farklı ve üstün hocalarla, farklı bir seviye  ile karşılaştım burada. Ben her zaman Kurumdaki öğretim üyesi seviyesinin toplumla paralel değiştiğini düşünüyorum. O dönemlerde daha varlıklı,  üst düzey bir seviyenin mimarlık okuduğu dönemde akademi hocalarının eğitimi, hocaların standardı çok farklı idi. Ama daha sonra bütün mimarlık okullarında o standart değişti. Bizim Kurumda özellikle bizim kürsüde inanılmaz  güzel bir kadro vardır. Seviye çok üstündür.

Dün gece de emeklilik yemeğimde söyledim, inanılmaz bir seviyede bu odadakiler, başlı başına bir okul açsalar  mimarlık eğitiminin tümünü götürebilirler. Galiba bu kürsünün sevecen yapısını, öğrenci ile güçlü bir iletişimimizin olmasına bağlıyorum. Örneğin Asım Mutlu'nun yöneticiliği sırasında  daha aristokrat bir hali vardı. Öğrenci ile daha resmi idi. İletişim çok önemli. Benim yılımda Muammer (Onat), Hamdi Şensoy vardı. Bizim şansımız, gelen iyiler içinde  asistanlarımız olmaları için, daha iyi öğrenciyi seçebildik. Kadroyu biz iki kişi için açarız 17 kişi başvururdu. Muammer üç kişilik kadro bulabilmek için sekreteryaya 'sana bir takım elbise alacağım hadi bir kadro daha bul bunların üçünü de almalıyız' derdi..

Muammer Onat hocanın okula gelişi nasıl bir serüvendi?

İlginç bir yapısı vardır, hep söylerim. Bu bölümün hocaları okulu da çok seviyor. Aşırı alçakgönüllülük var ya, mezuniyet sonrası hiç düşünmemiş okula dönmeyi. Dışarıda da çalıştığı için, inşaat yapabilirken, projeyi yürüten yapıdayken  arkadaşları onun yerine dilekçeyi  vermişler ve onun yerine imzalamışlardı. 'Hadi imtihana gir' dediler.  Hatta bazen 'Hiçbir şeyden sorumlu değilim ben buraya sahte imza ile başvurdum' diye şakalaşırdı. Şoförüne 350 lira maaş verirken 175 lira maaşa okuldaki işe girmişti. Hiç vazgeçmedi. Niye, çok bağlıyız, çünkü bizi  birbirimizle çalışmaya özendirirdi. Kolektifliği aşılar, ortak çalışmaya yönlendirirdi. Virüs diyorum ben bu duruma, bölümde öğrencilerde aynı özveridedirler.

O dönem hocalarımız resmi olsalar da farklı ve seviyeliydiler. Ahsen Yapaner gibi değerler her zaman dünyaya gelmez, son derece kaliteli bir insandır. Mehmet Ali Handan, inanılmaz nüktedan, sözlerini esirgemeyen, ama bunu büyük bir espri ile yapan, görmüş-geçirmiş bir hocamızdı. Yaşantıları çok farklı, yurtdışından gelmiş, büyük bir mimarlık bilgisini dünya görüşü ile paralel aktarabilen hocalardı. Sedat Hakkı Eldem aynı şekilde, hiç unutamam, beni çok etkilemiştir ilk derse girdiğinde... Yapı Dersi'ne asistanları ile gayet yakışıklı uzun boylu birisi girdi. Hatta bir eli cebinde  arkasını döner anlatır, bu arada yoldan gidip gelirken neler gördüğümüzü sorardı. Öğrencilerin baktıklarını göremediklerini tesbit ederdi, hala unutamam. Kadrodaki bu fevkaladelikler öğrenciye de yansıyordu. Gün geldi gençlere de taşındı bu durum. Ben de emekliliğimde gönül rahatlığı ile kürsünün geleceğinden eminim artık. Bu genç kadroya  çok güveniyorum.

Öğrencilik yıllarınız mı eğitimcilik
yıllarınız mı iz bıraktı sizde?

Tabi her ikisinin de farklı açıları var.  Öğrencilik yılları, yepyeni bir meslek öğreniyoruz, eğitim tarzı yaratıcılığa dayanan  böylesi bir eğitim kurumunda…Öğrendiğinizi, aktardığınızı hazmedip yoğurup yeni bir şey yapmanızı sağlıyor. Çok etkili bir şey bu. Hocaların tavırları medeni idi genel olarak öğrencinin yanında yer alırlardı. Toplumsal anlayışınız neyse kurum ve eğitimde o havada oluyor. Onu yetiştiren kişilik neyse o öğrenci de öyle oluyordu. Başarı ve başarısızlığı biraz da gelenle  bağlıyorum çünkü 'siz ne söylerseniz söyleyin karşınızdakinin anladığı kadardır söylediğiniz' çok doğru bir sözdür. Bu kurum bir şeyleri vermek için çok isteklidir. Bu nedenle burada eğitim kolay bitmiyor. Benim sınıfımda 80 kişi vardı ki hepsi, şimdinin ünlü mimarlarıdır. İki kişi birincilikle mezun olduk ben ve Erol (...). Beş yılda  okulu bitirebilenler azdır. Mimarlık eğitimi tıp eğitimi gibidir. İnsanın çevre ile algısını psikolojisini etkiliyorsunuz, önemli bir iş bu. Doktorun hatası toprak altında kalabilir ama mimarın yaptığı bir hata torunlara kadar gidiyor ve onları etkiliyor, bu yüzden kolayca mimar olunmamalı. Bu eğitimi almak başka, mimar olmak başka. Bu eğitim bir çok konuda farkındalığınızı arttırıyor. Etrafınız-daki yanlışları görüyorsunuz. Sosyal yapı, ekonomik yapı yönetimi de etkiliyor, sesinizi duyuramaz ve  bir şey yapamazsanız çok üzüyor. Çevresel birçok yanlışın ödül aldığını görmeniz bizi sıkıyor. Burada yapılanı asla yaşamda yapmayın diyorum öğrencilerime.

Kurumun Akademi - Üniversite oluşumundaki farkları sıralar mısınız?.

Üzgünüm bu farktan ama yaratıcılığı esas olan branşlarda, sanatla bağdaşık olan işlerde Üniversite olma durumu, büyük tırpan attı bence eğitime. Son yıllarda öğrenci olarak gelişteki istekle farklılıklar başlıyor. Bir kere, merkezi sistemle geliyor. Bakıyor ve  sekizinci tercih sırasındaki bölümüne yerleşiyor, bölümünü gerçekten isteyip istemediğinden emin olmadığınız  gençler var. Merkezi sistem nedeni ile buraya yerleşmiş ama asıl isteği bu mu? Mimarlığı önce sevdirmeniz sonra yetiştirmeniz gerekiyor. Eğitim dışında  kariyer yapan hocalar için de anlatmalıyım durumu... Bizim aşamalarımız farklı idi. Bizim profesörler kuruluna yeterliliğimizi kanıtlamamız gerekiyordu. Bu olana dek tüm aşamalar duruyordu. Derslere girseniz de özellikle proje hocası olabilmek, yetişmişliğiniz önemliydi  ve bu zor bir şeydi. Saygın profesörler ekibi herkese tarafsız bir gözle bakar, asla iltimas sağlamazdı. Şu anda ise kriterlere, kurallara bağlandı. Öğretim üyesini de seçerken buna yönelik çalışıyor, eğitime vermiyor kendisini. Beş makale yaz, yayınlat, hiçbir taşın altına elini sokmayı gerektirmiyor. Eğitim kalitesine de tırpan atılmış oluyor. Bizim tekniğimiz bu kürsüdeki tüm gençlerde var ama hepsi profesör olabilirdi, onların yarısı niteliğinde olmayan çocuklar çoktan profesör oldular bile.  Ama biz bir konuda çok sıkı tutuyoruz; proje hocası olabilmek zordur bizde. Eskiden de böyleydi. Bu kurumun farklı olan durumu; diğer kurumlarda bu iş Bina Bilgisi Kürsüsü'nün hocasının tekelindedir. Ama bizde Malzeme-Yapı-Restorasyon hocası da proje hocası olabilir bu çeşitlilik yalnız bizde var. Dışarıda katıldığı projeler, yaptığı işler, aldığı yarışma ödüllerini kanıtlıyorsa proje hocası olabilir. Yardımcı doçent şartı aranıyor. Aday bulmak güçleşse de böyle yapmaya gayret ediyoruz.

Akademi yılları daha başkaydı değil mi?

Kesinlikle öyle. Daha dışa dönüktü Kurum. Ama ben  buraya 1960'da geldiğimde, İstanbul'da 1,6 milyon kişi vardı bugün 16 milyonsa nüfus düşünmek lazım. O yıllarda Türkiye sadece bu Kurumu biliyordu. Bu konuda yetkinliği olan tek Kurumdu. Ama biz hafızasını yitirmiş konumun-dayız ya. Ayrıca, biz bu hafızayı da yaratmıyoruz. Belki nezaketsizlik olacak ama şöyle düşünü-yorum. Farklılığımızı ortaya da çıkarmıyoruz. Sesimizi duyurmalıyız. Burnumuz büyük, eskiden ayıptı kendini methetmek. Üç günlük kurumlar dünya reklam yapar biz ise alicenap ve sessiz kalarak eski görkemi hatırlatamıyoruz. Bunu bilen çok az kişi var. Biz bir farkta sağlıyoruz. Dışarıda piyasa da çalışan başarılı genç mimarları iki yıl için çağırıyoruz. En fazla ikişer yıllık sürelerle tekrarlıyoruz. Aksi takdirde yollayamazsınız. Bizden mezunlar çok gururlanıyor. Geçen yıllarda,  Yaşar Marulyalı' yı davet ettik, benim öğrenciliğim yıllarında isim yapmış mimardır. Komik rakamlara davet ediliyor tabi ki 'ben bu durumdan utanıyorum geldiğiniz için teşekkür ederim' diyecek olduğumda bana  'Para hiç önemli değil bu kurum mimarlık eğitimini Türkiye'de ilk başlatan, bugün bile bunu en iyi düzeyde tanıtan ve yakından tanımak istediğim bir kurum' dedi. Diploma jürilerimize okul dışından hocaları davet ederiz zaman zaman. Bizim bir öğrenci için  tartıştığımız  not; 60 mı 70 mi olmalı derken, İTÜ den Mine İncioğlu 'bizim 90 -100 verebileceğimiz öğrenci seviyesi bu! nereden çıktı bu 60-70' demiştir. Demek istediğim öğrenci düzeyi son derece başarılıdır.

ODTÜ'de araştırıyorlardı, bizim programlarımız değişecekti. 'Bunu asla değiştirmeyin, çünkü bizce çok başarılı' dediler. Bu kurum bitti diyenlere şaşıyorum. Buradan çıkıp giderken bir daha dönmem diyen öğrencilerin, yurtdışındaki farkı görünce aslında okulumuzdaki kalitenin ne olduğunu anlayıp döndüklerine şahit oldum. 'Hafife almayın okulunuzu farkı göreceksiniz' demiştik. Eskizlerime dahi bayılıyorlardı. Hala elle çiziyoruz, bizi ifade  eden her şey çizimdir İTÜ'den mezun birisi buraya yüksek lisans için geldi, bu kurumu küçümseyerek gelmişti. Muammer (Onat) ona usul usul mimar olamadı-ğını belli etti. Ayrılırken farketmiş, 'ben şimdi eksiğimi görüyorum' demişti. İtalya'da eğitim yapıp dönünce de 'Sultanahmet Meydanı'nı siz hala elle  çiziyorsunuz onun röperleri bulunuyor, bunu hafife almayın'. Prof. Horr da aynı şeyi söylemişti. Katıldığımız 'workshop'lardaki çalışmalarımızı izlemekten işlerine dönemediler. Hocalar etkilendiler, bürolarına gidemediler. Asistanına 'Türkler muhteşem, bu ne kadar değerli bir şey anlatamam' demiş. Çocuklar ülkelerine güvenemiyorlar. Bizim dönemimizde ülkeye güvenimiz tamdı. Büyük bir devrim vardı. O hocaların çelebi halli geleneği devam ediyor. Eğitim sistemi de testler de muhakemeyi kaldırıyor. Görgü ve kültürü de etkiliyor öğrenciyi...

80 öncesi ve sonrası nasıl bir fark vardı?

Bilen insanı etkilemek zor, suskun pasif bir zümre yetişti. Artık ne anlatırsanız bunu kabul eder oldular. Bilmeyeni yönlendirmek kolaydır.  Kendi fikrini bilen, emin olan ve savunanı etkileyemezsiniz. Maalesef hükümetler de bu hale geldi. Dış politikalarda önemli, stratejik bir yerde ülkemiz bence. Ortadoğu, Mezopotamya dünyanın ilk merkezi bence. Üç tarafı deniz, verimli topraklar, boğazlara sahipsiniz. Ama bütün bunları 'bilememeliyiz', 'yapamamalıyız' politikası için çaba sürüyor. Bu ülkeye siz fazlasınız. Çünkü, aşağılık kompleksindendir. Kararları 'Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülke' konu bu, demişlerdi ya… Gençler de dilimizi net bilemiyorlar. İngilizce ile birleşti artık. Sizi siz olmaktan çıkaran bir durum var. O tohumu ektiniz ne kadar çıkarsanızda o yine yeşeriyor. Globalleşme, küreselleşme gerek, bırakın onları,  geçmişi 150 yıllık adamlar yapsın. İTÜ de ki toplantıda 'sizi siz olmaktan çıkartan bir şey var dikkat edin' dediğimde hayret etmişlerdi, şimdi geldiğimiz noktaya bakın. Aslında gelişmeye karşı değiliz dil bilsinler, yurt dışına gitsinler ama kimliğimizi korumalıyız ve  kendinize, ülkenize güvenmelisiniz. Sonuncu olursak süpürürler sizi. Oysa sadece üstünde yaşadığımız toprakların medeniyetlerini öğretseniz bile  büyük bir donanım olur insanda. Önce kendinize, sonra okulunuza, sonra vatanınıza güvenerek bu geçmişi iyi özümsemeniz  gerekmektedir.

Tıpkı bu bienalde olduğu gibi,
11. Bienal de yabancı küratörlere bırakılmış,
bizde küratör ve sanatçı yok muydu?.

Kendi insanınıza, mimarınıza, sanatçınıza güvenmelisiniz. Duruşunuz da sağlam olmalı. Fikriniz olmalı, çok iyi dinlemeniz ve sonunda fikrinizi ortaya koyup arkasında da durmalısınız.
Japonlar pahalıda olsa kendi işlerini alıyor. Koç'un amblemi bile yurtdışında yaptırıldı ne özelliği var iki boynuzu koydular. O çok ünlü mimarlar ekzantrik işlerini başka ülkelerde yapıp kendi ülkelerinde yapamıyorlar. Kendi gücünüzü o duruşunuzun sağlamlığını kabul ettirmelisiniz. Kararınızı verip bir fikri söylemek lazım ve arkasında da durmalısınız, kaypaklığa gerek yok. Elbirliği ile dik durmayı sağlamalıyız, kararlı bir duruşla olur tıpkı Atatürk gibi bu millete güveni sonucu bunca başarı ve devrimler yapılabildi. Aşamaları da yaparken birbirinin ayağına  basarak yükselmesi doğru değil de yardımlaşarak elbirliği ile yükselmek gerekir.

Akademide kolektif çalışma pek yoktur
neden acaba?

Hiç bir mimar diğerinin işini sevmez . Kendi işini sever oysa,  masaya oturup görüşebilseler daha da  zenginleşirler. Fikri ne olursa olsun bu kürsüde her zaman deneyim önemlidir, yetişmişlik başka bir şeydir. Ünvanlarına bakmam hiçbir zaman, onların nasıl alındığını biliyorum. Kıymet bilmek, vefalı olmak, o aşkı duymak gerekir. Genellikle yapan yapar, yapamayan öğretir derler ama o öğretmek, o  kurumsal bağlantı sizi tutkun eder. O sevgi ve aşk başkadır. Demin atladım eklemeliyim; 80 sonrası değişim, eğitim sistemini geriye götürdü. Çünkü daha önce eğitimci dışarıda da çalışabiliyordu, öğrenci ya da asistanları etüd edip örneği görebiliyorlardı, bu engellendi. Şu anda öğretim üyelerinin yarışmalara katılmaması isteniyor. Zaten dışarıda çalışma engeli varsa bu yarışmalara girilecek  tabii ki. Tatbikat büroları bu okulda eski yıllarda büyük bir okul içinde okul gibiydi.

Siz  hangi  hocaların yanında çalıştınız?

Doğan Tekeli  ve Sami Sisa büyük bir okul gibiydi. Bana ikinci bir Akademi olmuştu. Yarışmada kazanılmış projeleri çizer hazırlardık. Büyük bir deneyim kazandım. 4 yıl çalıştım 5 yıl eğitimin üzerine bu büyük bir dolgu olmuştur bana. Yarışmalara öğrenciler katılırdı. Akademi 24 saat açıktı birlikte çizerler, yardımlaşırlardı. 1968 olayları sonrası kısıtlandı bu durum. Anarşinin önlemini başka şekilde almalılar, çalışmayı önlememelilerdi. Öğrencilerimi staja hep yönlendirmişimdir, çoğunlukla piyasada okul kadar  bir  katkı  bulacaklarını  düşünürüm.

Bir kaybımız da kütüphanemizdir ona da çok üzülürüm. İTÜ'nün bir sınıf kadar kaynağı vardı, sınırlıydı. Ama bizim kütüphanemizde her şeyi bulabilirdik. Yanlış memurları oraya getirdik. Taner Kışlalı'nın yeğeni buradaydı iyi atılımlar yaptı. Özellikle ilk periyodundan itibaren her dergi vardı. Devamı yok artık. Bizim bütün büromuzun kitaplığı burada, bu odadadır. Bizim bu kürsünün kitaplığına başvuranlar çoktur. Büromuzdaki her kaynağı buraya getirdim.

Sanatta Yeterlilik Çalışmanızın başlığı çok enteresan, nasıl bir etkileşim bu?  “Psikiyatrik Bakım Yöntemlerindeki Gelişimin - Ruh Sağlığı Kuruluşlarının Fiziksel
Planlamasına Etkileri” değinebilir misiniz?

Öğrencilik yıllarımda da hastane yapıları ile ilgilenirdim. Asım (Mutlu) hoca da seçmeli ders olarak bu konuları yapardı, onun asistanıydım. Ekim ayında çağrıldık.  Utarit (İzgi) Hoca Ali'yi (Muslubaş), Bina Bilgisi beni istedi. Malzemeye de Murat (Eriç) girmiş oldu. Bizim kürsümüz çok canlı ve dinamikti. Benim hocamdı Muammer, buraya asistan olarak girdikten sonra  (1965'de okul bitti) 1968'de Muammer ile evlendik. Şişli Etfal Hastanesi yarışmaya açıldı. Ali, Muammer (Onat) benimle birlikte girmek istiyordu. Çünkü, belki de ben biraz bu işin hamallığını götürebilirdim diye...Okulda da seçime bağlı derste  bunu veriyordum. İlgim arttı ama psikiyatri başka bir şey. Ruh sağlığı kuruluşu, hastane değildir aslında. Teknik olarak hastane görünüşü verse de daha değişik bir mekan olması gerekiyor, ruh sağlığı ile ilgili mekanların. Mimarlık ve mimari eserler, mekanlar insanların psikolojisini etkileyen unsurlardır. Mekan psikolojisi açıklanmalıdır. Bu konuyu açmak, bilmek lazım. Mekan psikolojisi diye önemli bir mesele vardır. Bu metod denenmiş bir metotdur ve doktora çalışmasının da yöntemidir, ama o tevazu var ya 'haddimize mi düşmüş doktora demek, yeterlilik diyelim bunun adına' demiştim o zaman. Buradaki bir birimi ve ilkeleri ortaya koymak istedim. Bir hemşire kaç hastaya bakabilirse o kadar  oda bir ünitede olacaksa, burada kenara çekilmemeli hasta. Ortada yaşam alanları olmalı. Mekanın büyüklüğü de ona göre çok kaypak olmamalı, ne çok büyük ne de çok küçük olmalı. Aile birimi yaratılmalı, sayısal olarak çok büyümemeli, çift sayılı oda olmamalı, gruplaşmalar kapışmalar oluşmasını, hasımlar oluşmasını önlemeli iç mekan örgütlüğü içinde. Fiziksel hastanın yatağı ortada olmalı burada ise bir köşeye yerleştirilmeli. Odasına güven duyması gerektiği düşünülmeli. Psikolojik ihtiyaçlar da en az fiziksel konular kadar önemini ortaya koymalı.

Feridun Akozan hoca jüri üyelerimden biriydi. 'Niçin buna doktora demediniz bu çok detaylı bir konu' dedi. Bu konudaki tevazu ileride başıma iş açacaktı aslında. Bu özel ve kişisel bir konudur ama dersler çıkarmak açısından anlatıyorum. Beni 1980 de yakaladı, yeterlilik dedik adına ya bu defa ben doçentlik dosyamı hazırladım. Doçentlik için 'Bürolarla ilgili' 5-6 bölümü olan bilgi ve kitap olabilecek durumda çalışma hazırladım, daktilo ediliyor, teslime bir hafta kala akademilerde bu aşamalar durdurulmuştu. Aralık ayında teslim tarihi almıştım,1 Mart'ta alamayız dediler. Haziran'a dek 1750 sayılı kanun ile  çalışan kurumlara yani üniversitelere başvurun dediler. İTÜ'de bana 'bizim 1750'de doktora şartımız vardır  sadece 'sanatta yeterlilik'le olmaz' dedi. Peki, dedik çektik başvurumuzu. Akabinde de müthiş bir  İngilizce düzey şartı ile karşı karşıya kaldık. Emin olmadan  bir şeyi yapmam, boşlukta bırakmam, yapmadım da. Bekledim ve iyi bir derece ile bir defada ama oldukça geç sınava girdim. Aslında bunu anlatma nedenim hocaların hocalığının nasıl değiştiğine de örnektir. Sizin yetişmişliğiniz değil de makalelerinizin çokluğuna bakıyorlar. Hocaların nasıl geliştiğine de örnek bu...Doğru olduğuna inandığımı yaparım. İTÜ'den dört, bizden bir kişiden oluşan jüri önünde şu sorularla karşılaştım: 'Makaleniz var mı, başka çalışmanız var mı?' 'kitabınız var mı?' diye sordular. Ben de doğru olduğuna inandığımı savunurum. İlk sorulan soru kitabınız var mı? 'Bakın' dedim 'ben bu çalışmamı 6 ayrı başlıkta 6 bağımsız kitap ya da her birisi için 3-4 er  makale halinde yayınlayabilirdim. Fakat buna inanmadığım için bu yolu izledim. Çünkü bunun doğruluğunu savunuyorum. Bunu yeterli buluyorsanız...' dedim. Benim 8 yılıma neden oldu İTÜ'de rektörlük yapmış benden de 2 yaş küçük Gülsüm Sağlamer sorulara  verdiğim cevaplara şaşırıyor. Proje yaptırmaktaki yaklaşımımı soruyor benim cevaplarıma hayret ediyor. Onların alışkanlığı, her zaman "izm"le başlarlar. Şaşırıyor, soruyor. Cübbe seremonisi var o da bittikten sonra eve gittim. Orhan Şahinler bizden jüri üyesiydi, hiç unutamam Avrupa'daydı, döndü benim için geri geldi. Orhan Hoca, Muammer'i aramış 'Nursel'le gurur duyuyorum, düşüncelerini ve tezini  öyle güzel savundu ki hiç itiraz edemediler' demiş. Eve geldiğimde, Muammer 'tebrik ederim ben sen gelmeden öğrenmiştim' dedi.

İçeriğine, bilgiye değil kaç adet makale- kitap yazdığınıza bakıyorlar. 3 Mart'larda aşamalar yapanlara plaketler verirler. Bana bu aşamalarda yardım etmeyen bu grup bana plaket vermek istedi. İsmim anons ediliyor, ben oralı olmadım. Bülent Özer Bey de soruyor 'sizi çağırıyorlar, niçin gitmiyorsunuz?' diye 'biliyorum, ama ödülü almayacağım. Bu Kurum beni doçent yapmadı, benim arkamda durmadı, ben Üniversitede bu aşamayı yaptım. Dolayısı ile bu ödüllendirmeyi  kabul etmiyorum' dedim.

Mimarlık Bölümü Başkanlığı döneminizi
anlatır mısınız?

Mete (Ünal) Bey dekandı.  Bölüm Başkanı olan Özer Erenman rektörlük için adaydı seçilmeyince bıraktı gitti.  Bölüm de, başkansız kaldı. 2000 yılında Mete Bey 'kısa bir süre vekaleten bak, Özer gelince sana izin vereceğiz'dedi. Fakat süre uzayınca itiraz edecek oldum Mete Bey 'Sen bunu aklınla yürütürsün' dedi. Üniversite'de de kredili sisteme geçildi. Bir de 20 yıl öncesine ait 95 kişinin affı var, hapisten çıkmış gelmiş. O yılki derslerin artık esamesi yok. Ben biraz direnç gösterdim. Kredili sisteme de karşı çıkarak paldır küldür geçmedim, inanılmaz bir şey programlar dikkatlice gözden geçirilsin diye uğraşıyorum. Bölüm başkanı olarak ben önlüyorum. Şikayetler de geliyor, 'Mimarlık Bölümü engelliyor' diyorlar

Sonradan diğerlerini kurullarda gördük ki mahkemelere başvurulacak hatalar yapılıyormuş. Düzeltmek için canları çıktı. İki yıldan fazla bu işle uğraştık, tek bir yardımcı ile, Gülşen ile yaptık. Çalışmalarımız 6 sene sürdü. O senatodan geriye dönüşle hiç hatasız geçtik. Gülşen (Gülmez) olmadan hiç bir çalışma yapmam. Son derece güvenirim. Kişilikle de ilgili, mavi boncuk dağıtmadan, çok iyi dinleyeceksiniz problemi zamanında çözerek etrafınıza örnek olacaksınız. Bina Bilgisi'nde kapımız öğrenciye her zaman açıktır, onların her sorununu bir matematik problemi çözer gibi sonuçlandırırdık. İlgi (Aşkun) Hanım dekandı ve bölüm başkanlığı için 3. defa rica etti ama, 'ben evime, eşimin sağlığına daha çok zaman ayırmak istiyorum' dedim. Hiç pürüzsüz bıraktım bu görevi.

Bir de bizim çocuklar ile o anlı şanlı üniversitelerdeki çocukların çizimlerini bir mukayese edebilseler, farkı görebilirlerdi. Eyvah, Nursel Hoca da burada derlerdi. Oysa ben burada mutlaka olmalıyım okulda beni arayın bulun dememi şaşkınlıkla karşıladılar. Zoraki burada olmaları gerekmediğini anladılar.  Yanımdakiler, farklı aktiviteler de de kendilerini geliştirebilirler diye düşünüyorum. Örneğin bir öğrenci günün birinde Yapı ve Bina Bilgisi  derslerinin ikisinin birden aynı zamanda, ağır geldiğini ve yıl kaybetmelerine neden olduğunu söyledi. Bunu düşündük ve haklı bulduk, ayıralım dedik. Böylece öğrencilere bir kolaylık sağlayabildik. Mutlaka sorunlara can kulağı ile eğilip bir şeyler yapmalısınız.

Emekli olsanız da derslere devam
edeceksiniz değil mi?
 
Elbette burası benim ikinci ailem, 49 senedir buradaydım ve ailemle bu denli beraber olmadım. Böyle bir ortam olmasa dayanılmazdı. Bina Bilgisi kürsüsündeki birlikteliği her zaman tercih ederim. Sizi yorduğum için ve bu çalışmanızdan dolayı teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz iyi ki varsınız. Ekibini destekleyen, koruyan , öğrencinin yetişmesi için fedakarca çaba gösteren ve yaşamının her döneminde idealleri uğruna dik duran tavrınızdan dolayı teşekkür ederiz. Örnek teşkil etmeniz biz mezunlarınızı da gururlandırıyor.

 
 
< Önceki   Sonraki >
Advertisement

    

1980'li yıllarda İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğrenci olanların buluşma noktası.